Okuma Kosesi

Çarşamba, 29 Nisan 2020 13:47 yönetici
Yazdır PDF

 

 

Karantina bittiğinde yayınlayacağımız ilk kitaplarımızdan biri olan "Moleküler Devrim"den kısa bir bölüm...

 

Mutlu Drag Queen’ler Bile Tanıdım[1]

 

Félix Guattari

Çeviren: Işık Ergüden

 

Les Mirabelles militan tiyatronun yeni bir biçimini deniyor; açıklayıcı dilden, örneğin eşcinsellerin kurtuluşu üzerine iyi niyetli tiratlardan kurtulmuş bir tiyatro! Travestiyi, ezgiyi, mimi, dansı vs. bir konuyu açıklamak için değil, seyircinin “fikrini değiştirmek” için de değil, onun kafasını karıştırmak için, keşfetmeyi öyle ya da böyle hep reddettiği ondaki puslu arzu bölgelerini harekete geçirmek için kullanıyor. Sorun dişilin karşısına erili, erilin karşısına dişili çıkarmak değil, bedenlerin, bütün bedenlerin “toplumsal beden”in temsil ve kısıtlamalarından, kalıplaşmış tutum, tavır ve davranışlardan, Wilhelm Reich’ın sözünü ettiği “zırh”tan kurtulmasını sağlamaktır. Kapitalizmin temellerinden biri olan cinsel yabancılaşma toplumsal bedenin erillik odağında kutuplaşmasını gerektirir, kadın bedeni ise göz dikilen bir nesneye, metaya, ancak suçluluk duygusu içinde ve sistemin bütün çarklarına (evlilik, aile, çalışma vb.) boyun eğerek erişilebilen bir yeryurda dönüşür. Arzu ise elinden geldiğince kendi başının çaresine bakmalıdır! Aslında arzu erkeğin bedeninden firar edip kadının tarafına, daha doğrusu kadın-oluşun tarafına göç eder. Burada önemli olan, yönelimin nesnesi değil, dönüşüm hareketinin kendisidir. Les Mirabelles’in keşfetmemize yardımcı olduğu şey tam da bu hareket, bu geçiştir: Kendi bedenini, bir kadının ya da başka bir erkeğin bedenini seven bir erkek, gizliden gizliye bir “dişil-oluşun” içindedir. Bu ise kadınla özdeşleşmekten bambaşka bir şeydir, psikanalistlerin bizi inandırmaya çalıştıkları gibi anneyle özdeşleşme ise hiç değildir. Bu daha ziyade başka­-oluştur,[2] baskıcı toplumsal bedenin otoritesini kullanarak bizi olmaya yönelttiğinden başka bir şey oluşun bir evresidir bu. Tıpkı emek güçlerinin sömürülmesine rağmen dünyanın gerçekliğiyle gerçek bir ilişki kurmayı başaran emekçiler gibi, kadınlar da, maruz kaldıkları cinsel sömürüye rağmen, arzuyla gerçek bir ilişkiyi sürdürmeyi başarırlar. Ve bu ilişkiyi esasen beden düzeyinde yaşarlar. Nasıl ki burjuvazi ekonomik düzlemde proletarya olmadan bir hiçse, erkekler de böyle bir “dişil-oluşa” erişemezlerse beden düzleminde çok da bir şey olamazlar. Kadın bedenine bağımlılıkları, düşlerine ve kendi bedenlerine musallat olan ya da eşcinsel partnerlerinin bedenine yansıttıkları kadın imgesine bağımlılıkları buradan kaynaklanır. Kadınları indirgemeye çalıştıkları karşı-bağımlılık da kadınlar karşısındaki yağmacı cinsel davranışları da buradan kaynaklanır. Ekonomik sömürü ile cinsel sömürü birbirinden ayrı düşünülemez. Burjuvazi ve bürokrasi ancak cinsiyetler, yaş sınıfları ve ırklar arasındaki ayrımcılığa, davranışların kodlanmasına, kastların katmanlaşmasına yaslanarak iktidarlarını sürdürebilirler. Bu aynı ayrımcılıkların ve katmanlaşmaların militanlarca yeniden üretilmesi (örneğin, kadınların ve çocukların somut yabancılaşmasının, sahiplenici ve tahakküm kurmaya yönelik tutumların, özel yaşam ile kamusal etkinlik arasındaki burjuva ayrımın tüm sonuçlarını ortaya koymayı reddetmek) işçi hareketinin ve devrimci hareketin günümüzdeki kemikleşmesinin asıl temelini oluşturur. Halkın gerçek arzularını dinlemek, en başta kişinin kendisinin ve en yakınındakilerin arzularını dinleyebiliyor olmasını gerektirir. Bu, daha büyük ölçekteki sınıf mücadelelerine ancak arzu mücadelelerinden sonra geçmek gerektiği anlamına asla gelmez. Tersine, bunlar arasındaki her kesişme sınıf mücadelelerine yadsınamaz bir güç katacaktır.[3]



Kadın-Oluş[4]

Eşcinsellikler, toplumsal alanın bütününde, René Nelli’in[5] dediği gibi, kendilerine özgü seremonileri, erginleme törenleri ve aşk mitleriyle, bir nevi toplumsal hareketler gibi, tarikatlar gibi işlemektedirler. Arcadie[6] gibi az çok korporatist nitelikli gruplaşmaların müdahalelerine rağmen, eşcinsellik hâkim cinselliğin değerlerine ve etkileşim sistemlerine bağlı kalmayı sürdürüyor. Eşcinselliğin heteroseksüel normalliğe bağımlılığı, kısmen baskının beslediği kısmen de günümüzde psikanalizin hâkimiyet kurduğu “saygın” çevrelerde (özellikle iş, edebiyat, gösteri dünyasındaki insanlar arasında) hâlâ etkili olan utanç duygusundan kaynaklı bir gizlilik politikasında kendini belli eder. Eşcinsellik ahlaki değil bilimsel olan, ikinci dereceden bir normallik türü dikte eder. Artık ahlaki bir mesele değil, bir sapkınlık meselesidir eşcinsellik. Bir hastalık, bir gelişim bozukluğunun işareti, genital öncesi bir evreye takılıp kalma halidir.

Daha azınlıkçı, daha avangard bir başka düzeyde ise FHAR[7] türü militan bir eşcinsellik de vardır. Bu eşcinsellik, heteroseksüel iktidara kendi alanında karşı gelir. Şimdi hesap vermesi gereken heteroseksüelliktir; problem yer değiştirmiş, fallokratik iktidar sorgulanmaya başlanmıştır; böylece feministlerin eylemi ile eşcinsellerin eylemi arasında bir bağlantı prensipte mümkün hale gelir.

Ama bunların yanında, kategorilerin, gruplaşmaların, “özel nitelikler”in aynı şekilde ayırt edilemeyeceği, cinsler arasında kesin karşıtlıkların reddedildiği, tersine, eşcinseller, travestiler, uyuşturucu müptelaları, sadomazoşistler, fahişeler arasında, kadınlar, erkekler, çocuklar, ergenler arasında, psikotikler, sanatçılar, devrimciler arasında, daha doğrusu, cinsellik alanında ancak azınlık olunabileceği bir kez anlaşıldıktan sonra, bütün cinsel azınlıklar arasında geçiş noktalarının aranacağı, daha moleküler üçüncü bir düzeyi ortaya çıkarmak gerekiyor. Bu moleküler düzeyde büyüleyici paradokslarla karşılaşılır. Örneğin aynı anda hem 1) her cinsellik biçiminin, her cinsel etkinlik biçiminin, esasen eşcinsel ile heteroseksüel arasındaki her türlü kişibilimsel karşıtlığın berisinde ortaya çıktığı hem de 2) bunların yine de eşcinselliğe ve deyim yerindeyse, bir dişil-oluşa daha yakın oldukları söylenebilir.

Toplumsal beden düzeyinde, libido gerçekten de sınıf ve cinsiyete dayalı ikili karşıtlık sistemi içine kapatılır. Dolayısıyla libido, eril ve fallokratik olmak, bütün değerleri ikili hale getirmek zorundadır; güçlü/zayıf, zengin/yoksul, yararlı/yararsız, temiz/kirli karşıtlığı.

Cinsiyetlenmiş beden düzeyinde ise, tersine, libido kadın-oluşa bağlanmıştır. Daha doğrusu, kadın-oluş, başka oluş biçimleri için bir referans noktası, olanaklı bir yansıtma ekranı olarak hizmet eder (örneğin, Schumann’daki gibi çocuk-oluş, Kafka’daki gibi hayvan-oluş, Novalis’teki gibi bitki-oluş, Beckett’teki gibi maden-oluş).

Fallik iktidarın ikiciliğinden çok da uzak olmadığı için, kadın-oluş bu ara rolü, diğer cinsiyetli oluşlar karşısında bu aracı rolü oynayabilir. Eşcinseli daha iyi anlamak için onun biraz “kadın gibi” olduğunu söyleriz, hatta bazı eşcinseller bir açıdan normalleştirici olan bu oyuna bizzat dahil olur. Böylece edilgin-dişi/ etkin-eril ikiliği, iktidarın arzu yeğinliklerini konumlandırmak, sınırlarını tayin etmek, yerliyurtlulaştırmak ve denetlemek adına zorunlu kıldığı bir referans olarak kalır. Bu dışlayıcı ikili kutbun dışında hiçbir kurtuluş yoktur ya da anlamsızlığa düşülür, hapishaneden, tımarhaneden, psikanalizden vs. medet umulur. Sapkınlık ve hatta farklı marjinallik biçimleri, birer güvenlik supabı olarak işlev görmek üzere kodlanmıştır. Kadınlar, sonuç olarak, cinsiyetli beden oluşun tek yetkili emanetçisidirler. Bütün iktidar formasyonlarının ayrılmaz bir parçası olan fallik vaatlerden kendini kurtarabilen bir erkek, böyle bir kadın-oluşa mümkün olan çeşitli biçimlerde dahil olabilir. Dahası, ancak bu koşulda hayvan-, evren-, harf-, renk-, müzik-oluşa geçebilir.

Öyleyse eşcinsellik, zorunlu olarak, kadın-oluştan asla ayrılamaz; hatta oidipal veya kişibilimsel olmayan eşcinsellik de. Aynı şey, çocuk cinselliği, psikotik cinsellik, şiirsel cinsellik için de geçerlidir (örneğin Ginsberg’de köklü bir şiirsel mutasyon ile cinsel mutasyonun örtüşmesi). O halde, daha genel bir ifadeyle, her “muhalif” libido örgütlenmesi, baskıcı socius’tan bir kaçış çizgisi, “asgari” bir cinsiyetli-oluşa giden bir yol ve kurulu düzen karşısında sarılacağımız son can simidi olarak, bir dişil beden-oluşun müttefiki olmak zorundadır. Bu noktayı özellikle vurguluyorum, zira dişil beden-oluşu, çiftler arası, aile içi vb. ilişkilerde varsayılan kadın kategorisiyle karıştırmamak gerekir. Böyle bir kategori, kendisini tanımlayan belli bir toplumsal alanda var olabilir ancak. Kendinde kadın yoktur! Ne bir annelik kutbu, ne de dişil bir sonsuz… Erkek-kadın karşıtlığı, toplumsal düzenin kuruluşunda, sınıf veya kast karşıtlıklarından bile önce gelir. Tersten söylersek de, normları ihlal eden, kurulu düzenden kopan her şeyde, eşcinsellikle, hayvan-oluşla, kadın-oluşla ilişkili bir şey illa vardır. Kopuş halindeki her semiyotikleştirme, kopuş halindeki bir cinsiyetlenmeyi içerir. Dolayısıyla, bence eşcinsel yazarlar sorununda kalmak yerine, büyük bir yazarın, heteroseksüel olsa bile, barındırdığı eşcinsel unsurları bulup çıkarmak gerekir.

Kadın ve eşcinsel gibi “büyük büyük” mefhumları parçalamayı önemli buluyorum… Hiçbir şey asla bu kadar basit değildir. Şeyler siyah-beyaz, erkek-dişi kategorilerine indirgeniyorsa eğer, bunun nedeni arkada bir fikrin olması, bu şeyler üzerinde iktidarı güvence altına almak için ikicileştirici bir indirgeme işleminin gerçekleştirilmesidir. Örneğin hiçbir aşk tek anlamı olacak şekilde tanımlanamaz. Proust’ta aşk asla özellikle eşcinsel değildir, daima şizofrenik ve paranoyak bir bileşeni, bir bitki-oluşu, bir kadın-oluşu, bir müzik-oluşu içerir.

Yıkımının sonuçları hesaplanamaz olan bir diğer büyük mefhum ise orgazmdır. Hâkim cinsel ahlak, bir simetrinin, erkeğin fallik iktidarına itaatin ifadesi olarak, kadının kendi jouissance’ını erkeğinkiyle neredeyse histerikçe özdeşleştirmesini gerektirir. Kadın orgazmını erkeğe borçludur. Erkeği “reddederse” yanlış yapar. Bununla ilgili ne aptalca dramalar oynanmaktadır! Psikanalistlerin ve seksologların bu konuyla ilgili tumturaklı tavırlarının da durumu düzeltmeye bir faydası olmaz! Aslına bakılırsa, kadınların erkek partnerleriyle ulaşamadıkları orgazma mastürbasyonla ya da başka bir kadınla seviştiklerinde ulaşmaları çok sık görülen bir şeydir. Ama bu bir meydana çıkarsa, çok daha büyük bir skandal yaşanabilir!

Son bir örnek olarak, fahişelerin hareketini ele alalım. İlk başta herkes ya da hemen hemen herkes, “Bravo, fahişeler isyan etmekte haklılar. Ama dikkat, yaşı kurudan ayırmak gerek. Fahişelere tamam ama pezevenklerin lafı geçmesin!” diye haykırdı. Sonra da fahişelere kendilerini korumaları gerektiğini, sömürüldüklerini açıklamaya koyuldular. Bütün bunlar tam bir saçmalıktır! Bir şeyleri açıklamaya kalkmadan önce, fahişe ile pezevenk arasında olup biteni anlamaya çalışmak gerek. Ortada bir fahişe-pezevenk-para üçgeni var. Ama bu üçgenin her bir kutbu ile müşteri, polis gibi çeşitli kişiler arasında işlemekte olan son derece karmaşık bir arzu mikropolitikası da var. Kuşkusuz fahişelerin bu konuda bize öğretecekleri çok ilginç şeyler var. Onlara zulmetmek yerine, araştırma laboratuvarlarını desteklediğimiz gibi, onları da desteklemeye çalışsak daha iyi olur! Ben, kendi adıma, fahişeliğin bütün bir mikropolitikası incelendiğinde, eşler arası ve aileye özgü mikropolitikanın tüm parçalarının yeni bir bakış açısından aydınlatılabileceğine inanıyorum; özellikle de eşler arasında, anne baba ile çocuklar arasında ve bunların da ötesinde, psikanalist ile hastası/müşterisi arasındaki para ilişkisinin. (“Belle époque” anarşistlerinin bu konuda yazdıklarına da yeniden bakılabilir.)



[1] Libération gazetesinde 3 Nisan 1975’te yayımlanan metin. Guattari bu metni Les Mirabelles’in “‘Vahşi Hayvanlar’ adlı gösterisinin Paris’te, Ranelagh’ta sergilenmesi vesilesiyle” yayımladığını belirtir. Les Mirabelles 1970’li yıllarda travestilerce kurulmuş bir tiyatro grubudur. Bu metin Moleküler Devrim’in her iki versiyonunda da aynıdır, fakat 10/18 versiyonunda “Çocuk, Eşkıya, İbne Oluş” başlıklı bölüm içinde yer alır. Biz bu Moleküler Devrim’de, daha önce belirttiğimiz gibi, bu metni ayrı bir bölüm olarak sunuyoruz. Recherches versiyonundaki farklılıkları ise dipnotlarda belirttik.

[2] Recherches versiyonunda “başka” kelimesi italik değil.

[3] Recherches versiyonunda bu metin 10/18 versiyonunda bulunmayan bir paragrafla sonlanır: “Les Mirabelles bu ‘cephede’ büyük bir mütevazılık ve kararlılıkla çalışmaktadır. Fakat ciddiye alınmayı özellikle istiyor falan da değiller; ciddiyetten çok daha önemli bir şey için mücadele ediyorlar! (Sloganları: “para krizi ve travesti, yeşil fasulye ve travesti…). Dertleri, eşcinselliğin kapatıldığı gettodan çıkmasına, bu militan bir getto olsa bile, katkıda bulunmaktır; onları asıl ilgilendiren, bu gibi gösterilerin sadece eşcinsel kitleyi değil, bedenlerinde kendilerini rahat hissetmeyen yığınla insanı da etkilemesidir.”

[4] Bu metin La Quinzaine littéraire’de (sayı 215, Ağustos 1975) yayımlanmış söyleşinin bir bölümüdür. Moleküler Devrim’in her iki versiyonunda da aynıdır. Recherches versiyonunda “Mutlu Drag Queen’ler Bile Tanıdım” başlıklı metinle birlikte ayrı bir bölüm olarak yer alır, 10/18 versiyonunda ise bağımsız bir bölüm oluşturur. Biz burada 10/18 versiyonunu esas aldık ve Recherches versiyonundaki farklılıkları dipnotlarda belirttik.

[5] Ortaçağda Katharizm ve nazik aşk konularında uzman edebiyat ve felsefe profesörü.

[6] 1954 yılında André Baudry tarafından kurulan ve 1982’de lağvedilen eşcinseller derneği. Tümüyle ihtiyatlılığa ve “homofili”ye dayalı felsefesi FHAR’ninkine [bkz. bir sonraki dipnot] kökten karşıttır.

[7] “Front Homosexuel d’Action Révolutionnaire” [Eşcinsel Devrimci Eylem Cephesi] 1971 yılında eşcinsel ve feminist aşırı solcu militanlar tarafından kuruldu.

 

#AşklaVaroluyoruzNefretleBitmeyiz

Son Güncelleme ( Perşembe, 30 Nisan 2020 11:41 )
 
Cuma, 17 Nisan 2020 18:24 yönetici
Yazdır PDF

En sevdiğimiz cadımız Silvia Federici'nin salgın üzerine paylaştığı mesaj


Kapitalizm, Yeniden Üretim ve Karantina

 

Ve kadın hareketlerinden gelen feministler olarak bizler, bu sistemin bütün dünyada geleceğimizi ve yaşamlarımızı güvence altına almadığını, bizi öldürdüğünü, üstelik bunu birçok farklı biçimde yaptığını yıllardır tekrar edip duruyoruz. Oysa tüm bu öldürme biçimleri birbirine bağlı. Endüstriyel tarımla, diyabete sebep olan gıdalarla öldürüyor bizi. Örneğin 2019’da dünyada 4 milyondan fazla insanın diyabetten öldüğü biliniyor… 4 milyon… Diyabetten ölen… O zehirli fast food, kirli sular, tarım ilaçları… Tüm bunlar yüzünden ölüyor insanlar… Açıkça suçluyoruz bunları…

Köylüsü, yerlisi, kentlisi, dünyanın kadınları, farklı bir toplum ve farklı bir yeniden üretim mücadelesinin ön cephesinde yer alıyorlar. Bize yaşam ve gelecek sunacak, bizi besleyecek, bizi öldürmeyecek bir yeniden üretim mücadelesi… Bu sebeple şunu söylemek çok önemli: Bu salgın, savaşlarla, tahliyelerle, yerinden edilmelerle, insanların kendi topraklarından kovulup mülksüzleştirilmesiyle, çevre kirliliğiyle ve doğanın tahribatıyla her gün neler yaşandığını açık ve net bir şekilde gösteriyor. Mesela ümitsizliğin yükselişi, artışı… Örneğin kısacık bir istatistikî karşılaştırma: Bugün Amerika’da 20 bin kişinin korona virüsten öldüğü konuşuluyor. Bu berbat bir şey, korkutucu… Fakat geçen yıl 48 bin kişi kendi canına kıydı, intihar etti, çünkü bu yaşam giderek daha üzücü, daha zor hale geliyor. Dolayısıyla gayet açık ki her zaman olduğu gibi bu salgının ceremesini de en çok kadınlar çekiyor. Careworker, yani bakım emekçisi olarak çalışanlar, kadın hemşireler. Mağazalarda/marketlerde satış elemanı olarak çalışanlar da bilhassa kadınlar. Bugün tüm bu kadınların ön cephede olduğunu görebiliyoruz. Hastanelerde ve dahası evlerde… İşleri giderek artıyor. Bu virüs tehdidine karşı korkutmadan korumaları gereken çocukları var.

O nedenle, yeniden üretimin önemini ve merkeziliğini açıkça görüyoruz. Yeniden üretim terimi hâlâ birçok farklı gerçekliğe atıfta bulunur ve bunların hepsi de birbirine bağlıdır. Yeniden üretim demek, bakım, çocuk yetiştirme, yemek pişirme, temizlik, hasta bakımı ve aynı zamanda doğayı gözetme, tarım demektir. Kadınlar, kâr amaçlı değil ailenin geçimini sağlayan tarım faaliyetinin ilk işçileridir. Geçimlik tarım sayesinde kadınlar besinleri pişirirken bedenlerine neyi aldıklarını kontrol edebilirler; öldürmeyecek, aksine besleyecek gıdaları bilirler… Öte yandan endüstriyel tarım, kansere neden olur, çok sayıda ve çeşitli hastalığa zemin hazırlar. Aslında endüstriyel tarım çok daha kârlıdır. Küçük ölçekli tarımdan, insanların doğa ile daha doğrudan ve daha kapsamlı bir ilişki içinde çalıştıkları köy tarımından daha kârlıdır. Ayrıca küreselleşme, üretimde uluslararası iş bölümü de kâr güdümlüdür. Oysa ta Çin’den ya da binlerce kilometre öteden gelen…bir elmayı…aramanın hiçbir anlamı yok. Hal böyleyken yeniden üretim alanının geleceğin ve toplumun üretimi için temel strateji olduğunu görebiliriz, zira yeniden üretim yaşam demektir, gelecek demektir.

Kapitalist bir sistemde yaşıyoruz. Artık daha açık görülüyor ki onu sürdürülemez kılan şey, bireylerin ve büyük şirketlerin kârı karşısında yaşamın yeniden üretiminin, yaşamlarımızın ve geleceğimizin sistematik olarak ikincil konuma itilmesine dayalı olmasıdır. İşte tam da bu yüzden, insan emeğine ve yeniden üretimimize dayandığı için kapitalizmdir… Araştırılan ve harekete geçirilen bütün ekonomik ya da politik hesaplamalar da bununla uyumludur. Bence bu yüzden bugünün mücadelesi, kadınların hâlihazırda yürüttükleri mücadeledir ve yine bu yüzden günümüzde uluslararası ölçekteki kadın hareketleri stratejik olarak çok önemlidir. Görüyoruz ki bu mücadele yeniden üretimimizin temel araçlarını geri alma mücadelesidir; ister bizim ürettiğimiz toplumsal refah olsun, ister toprak, isterse de sularımız ve ormanlarımız üzerinde kontrol olsun… Şu anda oluşum aşamasında olan ve kadınların öncülük ettiği bir örgütlenme biçimi oluşturuluyor; sadece bağlarımızı ve direniş kapasitemizi güçlendirmek için değil, aynı zamanda İspanya’da, Latin Amerika’da söylendiği gibi, yaşamı merkeze koyan farklı bir tür toplumu dayatmak için de devletle mücadele etmeyi önceleyen bir örgütlenme. Ayrıca daha dayanışmacı bir yeniden üretim de yaratmalıyız. Yıllardır bütün dünyadaki yoldaşlarımda ortak alanlar politikasından bahsederiz. Ortak alanlar politikasıyla ilgili kavramlarının önemi bugün hiç olmadığı kadar doğrulanmış durumda; gündelik hayatımız, yaşamımız, işimiz/emeğimiz üzerine bireysel değil de kolektif olarak düşünmek… Geleceği yalıtılmış varlıklar olarak değil, kolektif biçimde düşünmeliyiz. Bugün salgın adı altında bizi tecrit etmeye çalışıyorlar. Çok dikkatli olmalıyız, çünkü salgın dolayısıyla ölüm korkusundan yararlanacaklar. Ölüm korkusu çok güçlüdür, meşrudur ama bunu bizi tecrit etmeye devam etmek, protestolarımızı dağıtmaya devam etmek için kullanacaklar. Toplumun alt katmanlarından başlayarak yaratmaya, yaşamlarımızın kontrolünü ele geçirmeye girişmemiz, kolektif kararlar almamız bu yüzden artık iyice önemli hale geldi. Bu aynı zamanda devleti, mücadelemizin bir parçası, yani toplumsal refahımızı geri kazanmanın parçası haline getirmek demektir. Toplumsal refahın geri kazanılması mücadelesinin bir parçası da sağlığımızla ilgilenebilecek yerlerin yerelleştirilmesi yönünde devleti zorlamaktır.

Şu anda ya evde ya da hastanedeyiz ve çoğu insan hastaneye gitmekten korkuyor, çünkü enfekte olabileceklerini, hastanelerin yalnızca sağlık bakımı aldığımız, bizi iyileştiren/tedavi eden sağaltım merkezleri olmadığını biliyorlar. Üstelik bugün hastanelerde inanılmaz durumlar yaşanıyor; hizmet veren çalışanların kendileri de tehlikede altındalar. Neoliberalizmden önce birçok ülkede, bir rahatsızlığı ya da hastaneye ihtiyacı olanların gidebildiği küçük klinikler vardı, bugün de bunlara benzer, topluluğa ait yapılarımızın olması ve bunların yerelleştirilmesinin önemine dikkat çekmek gerekiyor. Bu gibi yapılarda sunulan ve ihtiyaç duyduğumuz bakım etkinliği üzerinde büyük bir kontrol uygulamak mümkün olabiliyordu. Topluluğun insanları ile kurumlarda çalışanlar arasında bir mübadele ilişkisi kurulabiliyordu. Bu tür bir yapıyı yeniden canlandırmalıyız, çünkü mesele artık devletlik ya da devletsizlik değil. Kurumların bize sağladığı yapıyı kullanmamız gerektiği açık, çünkü bir alternatifimiz yok, dolayısıyla mevcut alternatiften yararlanmak üzere, ihtiyaçlarımız, sağlığımız, gıdalarımız, toprağımız, bizi ve yaşamımızı etkileyen durumlar üzerine düşünmeye başlamaktan başka alternatifimiz yok… Ama aynı zamanda tarımı, sağlığı yeniden yerelleştirmenin, kolektif karar verme, kolektif karar arayışı ve anlayış biçimleri yaratmanın da önemli olduğunu düşünüyorum. Örneğin gündelik yaşamımızın gerçekliğinin ne olduğu, korona virüsten önceki gündelik gerçekliğimiz üzerine düşünmek gibi… Ve burada her şeyden önce Amerika’dan bahsediyorum. Örneğin 2017-2018 yılları arasında 60 binden fazla insan influenzadan/gripten hayatını kaybetti ve yaklaşık yarım milyon insan kanserden öldü. Binlercesi de diyabetten ölüyor. Bu inanılmaz bir istatistik ve beni bu konuşmanın başında söylediğim şeye götürüyor. Bu istatistikler, savaşlar bir yana, kapitalist sistemin hâlihazırda sürekli bir ölüm koşulu ürettiğini gösteriyor. Şu anda burada binlerce ölümden bahsediliyor, ama Amerika, Avrupa topluluğu yıllardır sürekli bir savaş durumu yaratıyor. Bu durum Orta Doğu’yu yok ediyor, hatta yok etti. Şimdi de Kuzey Afrika’da aynı durum var. Bu yüzden kadınlar olarak, feministler olarak, bence belli bir bakışa, bir netliğe sahibiz. Özellikle de yaşamın yeniden üretiminin önemine, kırılganlıklarımızın, ihtiyaçlarımızın neler olduğuna dair net bir bakışımız var. Kentteki bir kadını (mesela beni) kırsaldaki kadına bağlayacak yaygın bir mücadeleye; yeni bir yapı, yeni dayanışma bağları, yeni yeniden üretim biçimleri yaratmaya ihtiyacımız olduğunu görebiliriz. Ve bütün bunlara, yaşam, yaşamın yeniden üretimi ilham verir. Toplumun hedefi refah ve iyi yaşam olmalı, özel kâr değil…

İspanyolcadan çeviren: Bilge Tanrısever

Kaynak: Traficantes de Sueños

Türkçe altyazılı video için:

SilviaFederici

https://youtu.be/aZSLkD3PVUo

Son Güncelleme ( Cumartesi, 18 Nisan 2020 15:18 )