Jeopolitik mi psikopatoloji mi?

Amador Fernández-Savater’in Franco “Bifo” Berardi ile söyleşisi

images_cms-image-000029185.jpg

17.05.2022

Pandemide –kişisel olsun toplumsal olsun- arzuya ne oldu? Öznelikle ilgili her şeyi özel alana havale eden solun geleneksel bakış açısı bu soruyu sormuyor. Bu yüzden günümüzde bedenlerin yaşadığı huzursuzluklara yön veren de aşırı sağ oluyor.

Pandemi genel bir libidinal kesintiye, arzunun doldurduğu yerlerden, nesnelerden ve etkinliklerden geri çekilişine yol açtı. Bu geri çekilişin anlamı bir belirsizlik de içeriyor: bir taraftan arzu eksikliği, keder ve depresyon; diğer taraftan rekabetçilikten, başarı peşinde koşmaktan, tüketimden kaçış. Büyük istifa dalgası,[i] büyük şehirlerden göç gibi olayların ya da medyadaki tabirle “kabin sendromu”nun[ii] altında gizlenenlerin anlamı de aynı belirsizliği taşıyor.

Altmışlar ve yetmişlerde yaşanan yabancılaşmış emekten kaçış gibi, açıkça politik bir nitelik taşıyan bir hareket değil bu. Peki biz bu karışık ve anlamı belirsiz olgulara kulak verebilecek miyiz? İşte İtalyan düşünür Franco Berardi (Bifo), Üçüncü Bilinçdışı – Viral Çağda Psikofer adlı son kitabında tam da buna soyunuyor.

Bu soruyu yanıtlamak, bakışımızı sosyoloji veya jeopolitiğin hâkim bilgi alanından psikopatoloji veya psikopolitikaya kaydırmamızı, yani toplumun içinden geçen arzu akışlarının farkına varabilen yeni bir duyarlı aklı inşa etmemizi gerektiriyor.

Felaket, pandemi ve savaş

Bifo: Kitap hakkında birkaç şey söyleyerek başlayayım. 2020’nin Eylül ayında Kanada Sağlık Ajansı başkanının yaptığı açıklamayı okudum. “Öpüşmeyi bırakın,” “cinsel ilişkiye girdiğinizde hijyenik maskenizi takmayı unutmayın,” “bu koşullarda en iyisi yalnız takılmaktır,” diyordu. Hiç böyle bir ifade duymamıştım.

Bu sözleri okuduğumda fark ettim ki toplumsal yaşamı derinden etkileyecek, başkalarının bedenine, tenine, dudaklarına dair algımızı değiştirecek bir mutasyon yaşanıyor. Dudaklar sadece hazza ulaşmanın yeri değildir, anlamın üretildiği ve aktarıldığı yer de dudaklardır.

Eski bir hippi olarak önce endişeye ve karamsarlığa kapıldım. Ama sonra kendi kendime dedim ki hemen yargılama, alelacele sonuçlar çıkarma, bu süreci, bu geçişi yaşamayı dene, bir eşik, uzun bir dönüşümün eşiği olduğunu yakaladığın bu geçişi yaşa, bunu bilinmeyen bir toprağa adımını atmak gibi gör.

İki yıldır devam eden pandemi sürecinde, psişik mutasyonları, toplumsal öznellikteki mutasyonları, özellikle de şu an büyümekte olan, dünyayı ve başkasının bedenini keşfeden kuşağın yaşadığı mutasyonu anlamakla uğraştım. Bu araştırmamda bana, Nisan 2020’nin başından itibaren haftada iki kere toplandığımız, ağırlıklı olarak psikiyatr ve psikanalistlerden oluşan, ama aralarında sağlık çalışanları ve psikoterapistlerin de olduğu Kıtalararası Pandemi Araştırma Grubu da eşlik etti.

Bu sorulara “üçüncü bilinçdışı” imgesiyle, üçüncü bilinçdışı çağına girdiğimiz fikriyle bir yanıt vermeye çalıştım. Kendini bu meselelere vakfetmiş biri bu söylediğime gülüp geçebilir, ne de olsa üçüncü bilinçdışı hiçbir anlama geliyor. Birinci bilinçdışı, ikinci bilinçdışı diye bir şey yok ki, daha önemlisi bilinçdışının bir tarihi yoktur ki. Ama toplumsal olanla psişik olanın kesiştiği alanlar olarak farklı psikosferler pekâlâ var. İlk psikosfer, Freud’un bastırmanın sonucu olduğunu ve nevrotik bir rahatsızlık yoluyla kendini açığa vurduğunu söylediği bilinçdışıdır. İkincisi, ekonomik, toplumsal, dilsel, iletişimsel evrenin, özellikle de enformasyonel ve psişik uyaranlar evreninin aşırı hızlanmasının ürünü olan neoliberal bilinçdışıdır. Bu ikinci psikosferde rahatsızlığın başat tezahürü artık nevroz değil psikozdur.

Kitapta üçüncü bir psikosferin, pandeminin bir bilinçdışının olup olmadığını soruyorum. Pandemi yıllarında hız aniden kesildi ve bir “psikodeflasyon” yaşandı, son kırk yıldır yaşadığımız hızın enerjisinde bir düşüş gerçekleşti. Peki bu psikodeflasyonun nasıl etkileri olacak? Kitapta işte bu soruya bir yanıt arıyorum.

Ama belki de kitabın zamanı şimdiden geçti, çünkü eşikten atladık ve yeni bir yola girdik: savaş. Pandemi ile savaş arasındaki ilişki nedir? Ben mevcut savaşı pandeminin neden olduğu psikodeflasyona verilen saldırgan bir tepki, küresel depresyona verilen bir tepki olarak görüyorum.

Amador: Ben de, pek sık okumadığım bir yazarın, Yahudi düşünür Emmanuel Lévinas’ın yakınlarda okuduğum bir metninden bahsederek başlamak istiyorum. Yazarın İkinci Dünya Savaşı sırasında kapatıldığı toplama kamplarında yaşadıkları üzerine düşündüğü 1946 tarihli bir metin bu. Levinas metnin bir yerinde şöyle diyor: “Kamplarda, dünyanın sonunun geleceğine inanmanın ne demek olduğunu anladık.” Lévinas fiziki dünyanın sonundan değil, dünyaya dair tecrübelerimizin anlamını düzenleyen kategorilerin parçalanışından bahsediyor. Yeşaya peygamberin sözüne atıfla, “Savaştan sonra yeni bir cennete ve bilinmeyen bir toprağa kavuşacağımızı umut ediyorduk,” diyor. Lévinas bunu “felaket duyarlığı” olarak adlandırıyor. Felaket (apokalips) sözcüğünün iki anlamı vardır: birincisi, dünyanın sonu; ikincisi ise, örtünün kaldırılması veya vahiy. Felaket duyarlığı, olanı olduğu gibi sürdürmenin imkânsız olduğunu, “yeni bir cennete ve bilinmeyen bir toprağa” ihtiyaç olduğunu hissetmektir.

Ama Lévinas diyor ki, şaşırtıcı olan, savaştan sonra normale dönülmesi, sanki hiçbir şey olmamış gibi dünyanın yeniden kurulmasıydı. Sorun, gündelik yaşamdaki sıradanlığın geri gelmesi değildi yalnızca, en kötü olan da tekrar etmiş, 1946’da Kielce’de Yahudiler yine soykırıma uğramıştı. Lévinas bunun üzerine şunu soruyor: “Her şey boşuna mıydı?” (metnin başlığı da budur).

Lévinas hayır diyor, bu vahyin, bu açığa çıkışın sonuçlarını bir araya getirmek için çabalayalım ki silinip gitmesinler, her şey boş, bomboş olmasın. Deneyimin silinip gitmemesi ve ölülerin sayısını tutmakla kalmamak için, “üstün bir hünere” ihtiyaç vardır. Bu vahyin, açığa çıkışın etkilerini kayda geçirmek ve üzerine düşünmek ömürlük bir uğraştır.

Üçüncü Bilinçdışı da bir felaket duyarlığının ürünü. Bifo da pandemide peygamberlerin gördüğü gibi birtakım hayaller görüyor. Dünyanın sonunu görüyor, başka bir dünyanın olanağını görüyor. Soru işaretleriyle dolu bir kitap bu. Korona virüsü krizi sistemin iyileştirilmesi için mükemmel bir fırsat mı, yoksa varoluşsal, kültürel ve politik bir sürüklenmenin başlangıç noktası mı?

Bifo’nun kitabı tam anlamıyla naif bir kitap. Son yıllarda en tanınan düşünürlerin, tüm bu olup bitenlerin benimsedikleri konumu sorgulamasına izin vermeyip konumlarını olduğu gibi yeniden öne sürmenin ötesine geçemediğini gördük. Giorgio Agamben örneğini herkes biliyor, ama sadece o değil. Düşünürler her şeyi peşin peşin bilmediklerini açıkça söyleyecek kadar naif olmaya genellikle cesaret edemiyor.

Yaşadığımız bu deneyime dair daha söylenecek ve düşünülecek şeyler var. Çünkü aslında pandemi geçmedi, virüs hiçbir mutasyona uğramasa bile bedenlerimizde derin izler bıraktı. Dehşetin, sosyal mesafenin, boyun eğmenin, ama aynı zamanda açığa çıkışın izleri. İşte Bifo tam da bu izler üzerine düşünüyor. Bu durumda pandemi nasıl

Ucuncu Bilincdisi.jpg

geçip gitmiş olabilir? Durumun geçiciliğine teslim olmamalı, bomboşluğa direnmeli, vahyin ışık çakmalarını kayda geçirmeliyiz ve Bifo’nun kitabı bunun için harikulade bir araç sunuyor.

Jeopolitik mi psikopatoloji mi?

Amador: Sormak istediğim ilk soru yöntem veya bakış açısıyla ilgili. Ukrayna savaşı üzerine yazdığınız bir makalede çok ilgimi çeken bir şey söylüyorsunuz: “Bir jeopolitiğe değil, bir psikopatolojiye ya da psikopolitikaya ihtiyacımız var.” Bizi biz olarak tanımlayan makro belirlenimleri, sosyolojik, politik, tarihsel belirlenimleri hesaba katan bir düşünüş kadar, arzu dalgalanmalarını, ruh hallerini, öznellik üretimini idrak edebilecek bir duyarlığa ve düşünüşe de ihtiyacımız var. Yani başka türlü bir düşünme biçimine. Dolayısıyla ilk sorum şu olacak: Psikopolitik veya psikopatolojik bakış nasıl bir bakıştır?

 

Bifo: Jeopolitik mi psikopatoloji mi? Günümüz dünyasını anlamakta jeopolitiğin de bir yeri var elbette, asıl sorun jeopolitiğin yüzeysel etkileri açıklamakla yetinmesi. Ama bizim çok daha derinlerde, toplumsal süreçlerin kaotik bir biçimde hızlanması karşısında, arzu yatırımları düzeyinde, psişik mutasyon düzeyinde neler olup bittiğini de anlamamız gerek.

Hitler Nazizminin soybilimini anlamak istiyorsak Versay Anlaşması’ndan sonra Almanya’yı saran aşağılanma duygusunu da kavramamız gerekiyor. Korku ve depresyon, saldırgan bir aşırı tepkiyle dengelenebilmişti. Ingmar Bergman’ın Nazizmin soybilimini gündelik olarak yaşanabilecek bir psikoz durumundan yola çıkarak anlattığı Yılanın Yumurtası adlı bir filmi var. Filmin başında uyuşturulmuş gibi görünen siyah beyaz bir kalabalık görürüz, ama sonunda bu kalabalık savaşmaya hazır saldırgan bir kitleye dönüşür.

Bizim de buna benzer bir salgın depresyonu yaşadığımızı düşünüyorum. İtalya’da on beş ile otuz yaş arasında olanlar arasında intihar oranı artıyor. Neler olup bittiğini anlamak istiyorsak depresyona yatkınlığı konuşmamız gerek. Ukrayna’daki savaşın psikanalistlerin inceleme konusuna indirgenebileceğini söylemiyorum. Ama Rusların, Ukraynalıların, hatta tüm dünyanın psişesi bugün bir depresyon içinde ve bunu savaş gibi bir tepkiyle dengelemeye çalışması muhtemel. Jeopolitik bunların hiçbirini açıklayamaz.

 

Kahramanlik_kapak_matbaa.jpg

Yeryüzünün geri dönüşü

Amador: Dünya ile Yeryüzü arasında yaptığınız ayrımı da sormak istiyorum. Descartes’tan Machiavelli’ye kadar, dünya klasik siyaset dünyasının hâkim olabileceği bir “nesne” olarak düşünüldü. Oysa Yeryüzü bundan bambaşka bir şey, hâkim olunamaz bir şey. Virüsü de Yeryüzünün bir tezahürü olarak görebiliriz. Bunu biraz açabilir misiniz?

 

Bifo: Bu ayrımı Japon düşünür Sabu Kosho’dan aldım. Sabu, Radyasyon ve Devrim adlı bir kitap yazdı. Kitap, tsunaminin vurduğu insanlar arasında çalışarak Fukushima felaketini doğrudan yaşayan, aynı zamanda filozof bir aktivistin deneyimlerini anlatıyor. Sabu, böylesine korkunç ve yıkıcı bir olayın ardından verilen tepkiyi analiz ediyor. Bu tür durumlarda hiç tanımadığı başka bir gezegende hayatta kalmaya çalışan yabancılara dönüştüğümüzü söylüyor.Sabu, Dünya ile Yeryüzünü birbirinden ayırmayı öneriyor. Nedir Dünya? Dilsel, politik, ekonomik ve üretken faaliyetimizin bir ürünü, uygarlığın, felsefi ve antropolojik anlamda kültür dediğimiz şeyin evrimidir. Yeryüzü, hâkimiyet altına alamayacağımız kuvvetlerin geri

dönüşüyle birlikte şimdi dünyaya meydan okuyor. Gezegenin geniş alanlarını harap eden yangınlar, okyanus suları, ekolojik felaket olarak bildiğimiz her şey ve savaşın da hızlandırdığı bir süreç. İşte insan doğası da dahil bugün geri dönen doğadır Yeryüzü.

Neoliberalizm kendini başından itibaren bir Sosyal Darwinizm olarak öne sürer, temelinden yanlış olan bu ideolojik düşünceye göre doğada yalnızca en güçlü olan hayatta kalır, ekonomiyi de en güçlü olanın galip geldiği bir doğa olarak kabul etmemiz gerekir. Oysa burada bir gizemleştirme vardır. Kendimizi insan olarak tanımlıyorsak, bunun nedeni doğayı güzel ve müşfik, ama aynı zamanda şiddet dolu ve tehlikeli bir şey olarak düşünmemize imkân tanıyan kültürel bir kopuşun gerçekleşmiş olmasıdır. Dil, toplumsal dayanışma veya haklı olarak nefret etsek de ölümcül bir tehlike olarak görülen doğa sorununa bir yanıt olarak ortaya çıkan devlet gibi şeyleri icat etmemizin nedeni budur.

Neoliberalizm bize en güçlü olanın galip gelmesi gerektiğini söylediği için doğanın saldırganlığı geri döndü. En güçlü olan neoliberal galiplerdir, en güçlü olan Vladimir Putin’dir, güçlünün gücü savaştır.

 

Psikodeflasyon

Amador: Tüm bunlar bana Isabelle Stengers’ın “Gaia’nın baskını” üzerine söylediklerini hatırlattı. Korona virüsü krizini –libidinal tam kesintiyi, psikodeflasyonu- kışkırtan, körükleyen, radikalleştiren, açığa vuran üçüncü bilinçdışı konusundan devam edelim. Üçüncü bilinçdışı hakkında neler söyleyebilirsiniz? Bilinmez bir toprak, magma gibi için için kaynayan bir eriyik halinde olsa da, onda hangi eğilimleri görüyorsunuz? Psikanalistler ve terapistlerle birlikte iki yıldır sürdürdüğünüz araştırmadan ne gibi sonuçlara vardınız? 

 

Bifo: Üçüncü bilinçdışı neoliberal çağdaki psişik enflasyonla tanımlanabilir: üretkenlikte, özellikle de zihinsel üretkenlikte, bilişsel emekte sürekli bir artış sağlamak amacıyla bedenin ve kolektif zihnin aşırı hızlandırılması, gerçekliğe hâkim olmaya yönelik üretken bir güç ve kapasite olarak enerjinin yüceltilmesi. Ama açıkça görüldüğü gibi virüs bu yarışı sekteye uğrattı, bu hızı kesti.

Virüs nedir? Virüs görünmez maddi bir somutlaşmadır, finansal kapitalizmin soyutluğunun unutturmaya, bastırmaya ve ortadan kaldırmaya çalıştığı maddenin geri dönüşüdür. Madde geri dönüyor ve üretim zincirlerini, dağıtım zincirlerini kırıyor, ama Amerikalıların tabiriyle tedarik zincirindeki büyük kırılmaya yol açmıyor sadece, duygulanımsal zincirleri de parçalıyor.

Bu hız kesmenin ya da psikodeflasyonun etkisi psişik açıdan depresyon olarak ortaya çıkıyor, bir şeylerin kaybedildiği duygusunda karşılık buluyor. Her şeyden önce gerçekliği yönetmenin politik gücünü kaybettik. Félix Guattari’nin diyebileceği gibi, virüs evrensel bir kaos failidir, devasa bir kaos üreticisidir. Peki kaos nedir? Kaos sınırlandırılmış bir gerçeklik değil, insan zihni ile çevre, fiziksel, iletişimsel ve dilsel çevre arasındaki bir ilişkidir. Beynimiz işleyebileceğinden çok daha hızlı ve karmaşık hale gelen bir gerçekliği işleyemediğinde orada kaos var demektir.

Ne zaman kaotik bir boyuta geçsek “kaosa karşı savaş”tan, virüse karşı savaş, uyuşturucuya karşı savaş, terörizme karşı savaştan bahseden ahmaklar hep çıkar. Ama sonra ne olur? Kaos yüz kat artar. Uyuşturucu, mafya, terörizm, felaketler katlanır. Kaos savaştan beslenir. Guattari, kaosu dinlemeyi, kaosun sesini duymayı, yeni bir ritim öğrenmemizi salık verir, zira kaos yeni bir ritimdir. Psikodeflasyon, kaosa verilen –tırnak içinde- sağlıklı bir tepkidir. Yavaşlarız, hız düşürürüz.

Batı dediğimiz beyaz, Hıristiyan dünya çok geniştir ve Rusya’yı da kapsar. Kültürel açıdan Rusya Batılıdır. Rus tarihini ve kültürünü harekete geçiren kuvvet, ABD ve Avrupa’yı harekete geçirenle aynı kuvvettir; saldırgan tahakküm kuvveti, yayılma kuvveti, geleceğin kuvvetidir bu. Söylemeye çalıştığım şeyi anlaşılır kılabilecek kavramların başında gelecek kavramı geliyor. Gelecek, Batı düşüncesinde yayılma anlamına gelir, sorun yayılmanın sonunun artık gelmiş olmasıdır, yayılma artık imkânsızdır, katliamla, en başta da doğayı katlederek yayılabiliriz ancak. Gerek sağ gerek sol bütün siyasetçilerin üzerinde hemfikir olduğu ekonomik büyüme düşüncesi, ekonomi düşüncesinin bu bütüncül ve temel miti bugün felaket, yıkım ve ölümden başka bir anlama gelmiyor.

Gelecek sona erdi ve biz yaşlanıyoruz. Yaşlanma, Batı’da (kuşkusuz Çin’de de) kesinlikle merkezi bir olgu. Nedir yaşlanmak? Hiç kuşkusuz yaşlanma bir enerji, güç ve gelecek kaybı demektir. Ama Batılı beyni, yayılmanın sona erdiği fikrine bir türlü katlanamıyor. Bizim uygarlığımız, insan yaşamının temel tecrübelerinden biri olan yaşlanmayı ve ölümü, kitapta “hiçlik oluş” dediğim şeyi hep bastırdı. Savaş çılgınlığından, topyekûn yıkımdan, nükleer bombadan kurtulmak istiyorsak bu hiçlik oluşu konuşmalıyız, çünkü yaşlılar ölümü ve hiçlik oluşu kabullenmek yerine cehenneme giderken bütün dünyayı da yanlarında götürmeyi tercih edecektir.

Uluslararası Pandemi Araştırma Grubu deneyiminden neler öğrendim? Olmazsa olmaz tek bir şey var, bu paniğe karşı sadece tek bir aşı var, o da birlikte düşünmek. Düşünmek, birlikte daha çok düşünmek, muazzam bir terapötik ve politik potansiyel barındırıyor. Dünya ile Yeryüzü’nün birbirine karıştırıldığı, nerede olduğumuzu ve nasıl hayatta kaldığımızı anlamadığımız bu dünyada yapabileceğimiz tek şey, panik ve depresyondan kaçmamızın tek yolu birlikte düşünmek.

Amador: Bedenler arasındaki karşılaşmalar yasaklanırken bunu yapmak ne kadar da zor. Bu süreçte benim kaldırmakta en çok zorlandığım şeylerden biri, birlikte düşünmenin yeni yollarını icat etmekti. Terör herkesi atomlaştırıyor; Descartes’e karşı şöyle demek gerekiyor: Karşılık verecek bir “sen” olmadan düşünebilen bir “ben” olamaz. Eleştirel düşünce alanı çok darlaştı, resmi söylemden duyulan en ufak kuşku inkârcı bir hezeyan olarak yaftalanıyor. Şimdi de hâlihazırdaki savaşta, sizin de söylediğiniz gibi aslında temelde aynı şey olsalar da, ya Putin’den ya Batılı özgürlük fikrinden taraf olmak mecbur hale getiriliyor.

Soyutlamaya karşı terk

Amador: Pandeminin başlamasıyla birlikte evlere ilk kapandığımız sürece dönmek istiyorum. Çetrefilli bir deneyimdi bu: bir yandan dehşet ve sosyal mesafe, diğer yandan alkışlar, dayanışma ve artık hiçbir şeyin eskisi gibi sürdürülemeyeceği hissi. Balkondan balkona atılan sloganlarla normale geri dönmemize gerek olmadığı, normalin sorunun ta kendisi olduğu söyleniyordu. O sessizlikte, o yavaşlıkta, bir anlığına da olsa başka bir yaşamın imkânının işaretlerini görmüştük.

Ama benim izlenimim şu ki o işaretleri gördüğümüz ânın nasıl uzatabileceğimizi, bu çatalı nasıl daha da genişletebileceğimizi bilmiyoruz. İlk kapanma sürecinden çıktıktan sonra adeta dilsiz kaldık. Kitabınızın bir yerinde, yeni bir öznellik ortaya çıkmazsa olanaklı olanın yitirileceğini, yok olup gideceğini söylüyorsunuz. Geriye bir bomboşluk kalacak sadece. Peki ama bu yeni öznellik nasıl bir yeni öznellik? Ne tür bir kuvvet, bizi farklı bir eşiği aşmaya itebilir, olayı uzatabilir, olayın işaretlerinin yok olup gitmesini engelleyebilir, varoluşsal bir yol ayrımı yaratabilir, başka bir uygarlığa yönelimin önünü açabilir?

 

Bifo: İlk kapanma süreci benim için gayet keyifli bir deneyimdi, ama birçok genç insan için hiç de öyle değildi. Medya gençlere saldırdı, onlara ağzına geleni söyledi, onları dışladı ve bir bardak bira içmek istedikleri için onları suçlu ilan etti. Oysa yaşlıları korumak için en büyük bedeli gençler ödedi. Bir büyükbaba olarak onlara müteşekkirim, ama bira içmek istiyorlar diye onları asla suçlamam.

Toplumsal bir paradigma değişikliği fikri birdenbire yayıldı. İtalya’da bu sağlık faciasının her şeyden önce kamusal sağlık sisteminin neoliberal yıkımının bir sonucu olduğunu artık herkes görüyor. Hepimiz Keynesçiliğe, toplumsal bir ekonomi düşüncesine geri döneceğimizi düşündük ama bu olmadı. Kapitalizmin rasyonel ve insancıl olabileceği fikri bir yanılsamadan ibarettir. O yüzden bunun yerine ne oldu, hem yoksulluk aşırı derinleşti hem de süper zenginler daha da zenginleşti.

Peki niye böyle oldu ve etkilerini şimdiden hissettiğimiz tüm bu feci sonuçların önüne nasıl geçeceğiz? Yanıtım psikodeflasyon sözcüğünün içinde saklı, ama bu sözcük bugün çok ilginç bir dilsel evrim geçirdi ve “istifa/teslimiyet”[iii] [resignation] olarak karşımıza çıkıyor. Bunun üzerine düşünürken, resmen bana küfrediliyormuş gibi hissetmiştim. Materyalist ve Marksist geçmişim isyan ediyordu. Sonra bir Amerikan gazetesinde “büyük istifa dalgası” ifadesini okudum. Bildiğimiz gibi, dört buçuk milyon Amerikalı pandemiden sonra işe dönmemeye karar verdi; Çin’de de aynı şey oluyor, birçok genç, o kadar da genç olmayan pek çok insan kendine şunu soruyor: Ben niye bu onur kırıcı, kabul edilemez ve aptalca koşullarda, bu boktan ücret için çalışmak zorundayım?

Resignation (istifa, terk; teslimiyet) sözcüğünün iki anlamı var. İlk anlamı kabul edilemez olanı kabullenmek; ama ikincisi, toplumsal alanı, üretim alanını terk etmek, bir daha geri dönmemecesine çekip gitmek. Sözcüğün bu ikinci anlam bana bir üçüncüsünü düşündürdü: re-signation, re-signification (yeniden anlamlandırma). Zorunlulukla, doğayla ve gündelik yaşam tarzlarımızla ilişkimizi, dahası somut, yararlı ve üretkenlik arasındaki ilişkiyi yeniden anlamlandırmalıyız.

Kapital’in daha ilk sayfasında, kapitalizmin kalbinin soyutlama olduğu, kapitalizmin sermayenin somut yaşamdan, somut ihtiyaçlardan, insanlığın somut güçlerinden elde ettiği değer anlamına gelen soyut değerin birikim süreci olduğu anlatılır. Bugün beni en çok, yararlı ve somut olanın geri dönüşü ilgilendiriyor.

gelecekten_sonra_kapak.jpg

Bir özgürlük durumu olarak ölüm

Amador: Son bir soru. Spinoza’nın ünlü bir sözü var: “Özgür bir insanın en az düşündüğü şey ölümdür.” Oysa siz bugün özgürlüğü geri almak için tam da ölümle dost olmamız, onu yeniden düşünmemiz, hiçlik oluşla dost olmamız gerektiğini söylüyorsunuz.

 

Bifo: Spinoza belki de yanılmıştı, olamaz mı? Özgür bir insan ölümü düşünmez, iyi ama biz özgür insanlar mıyız? Ayrıca, özgürlük ne demek? Özgürlük ile güç arasındaki bağlantı, bizi siyaset düşüncesinin histerik biçimlerine götürdü.Bütün bir modernitenin histerisi, özgürlükle gücü özdeşleştirmesinden, gücün kendisini özgürlük boyutunda açığa vurduğu, özgürlüğün ise sınırsız olduğu fikrinden kaynaklanır. Ama işte öyle değil, sevgili dostlar. Kendini beşinci kattan atmakta özgürsün, ama böylece kendini öldürmüş olursun. Kudretin kendisini özgürlükte açığa vurduğu doğru değildir, bunun tersi doğrudur: Özgürlük kendisini kudrette açığa vurur, kudret ise sınırsız değildir. Böylece ölüm, çok önemli bir felsefi, psikanalitik ve politik boyutu olan bir problem olarak ortaya konmuş olur.

Beyaz ve emperyalist modernite ölüm fikrini reddetmiştir, çünkü gücü daima sınırsız özgürlük boyutunda düşünmüştür. Bu sınırsız özgürlük, insanlığın büyük çoğunluğunun köleliğini, neoliberal özgürlüğü, Amerikan özgürlüğünü, Amerikan anayasasının özgürlüğünü, bu anayasanın köle sahipleri tarafından yazılmış olduğunu gizleyen bir maskedir. Amerikan anayasasının yazıldığı kongrede kölelik sorunu gündeme getirildiğinde tartışmanın rafa kaldırılmasına karar verilmişti. Sonuç? Bugün neoliberalizm kitlesel ve genel bir kölelik sonucunu yeniden üretiyor.

Bugün Beyaz uygarlığın ölümünün eşiğinde duruyoruz. Bu bize korkutucu ve felakete yol açacak bir uçurum gibi gelebilir, ama öyle değil! Çünkü ölüm bir yaşam deneyimidir. Ölümü bir sınır, bir özgürlük durumu, özgür ölüm, ölme özgürlüğü olarak düşünmeliyiz. Ama kendi gücümüzün sınırsızlığı konusunda öyle histerik bir kibrin –romantik ve faşist- büyüsü altındayız ki. Ölümü düşünmek, tıpkı Salman Rüşdi’nin Quixote adlı son romanında yaptığı gibi onu ironikleştirmek; Batı tarihinden, Batı’nın ölüm saçan ve intihara meyilli histerisinden, gücün sınırsızlığı fikrinden çıkmamızın bundan başka yolu yok.

* Bu metin, Franco Berardi (Bifo) ile Amador Fernández-Savater’in 24 Mart 2022’de La Maliciosa’da (Madrid) gerçekleştirdiği söyleşiye dayanmaktadır.

[1] 2021’in başlarında çalışanların işlerinden toplu ve gönüllü olarak istifa etmesiyle başlayan ve halen devam eğilim – ç.n.

[1] Yalıtılmış ya da ıssız bir mekânda uzun süre kalmaktan dolayı yaşanan anksiyete – ç.n.

[1] Resignation sözcüğü, istifa ve terkin yanı sıra, teslimiyet ve tevekkül anlamlarına da geliyor – ç.n.

Çev. Münevver Çelik ve Sinem Özer